Osmanlı İmparatorluğu'nda Dağlı İsyanları(1791-1808)

Osmanlı İmparatorluğu'nda Dağlı İsyanları(1791-1808),

Doç. Dr. Yücel Özkaya

Kitabın PDF'ini(Tüm sayfaları) indirmek için==>> TIKLAYIN

 

1)DR. AŞKIN KOYUNCU Radikal Kitap / 07/12/2007

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=7063

     On dokuzuncu yüzyıl başlarında Osmanlı hükümeti, Rumeli'de ayanların gücünü kırmaya, Dağlı/Kırcali eşkıyasını bertaraf etmeye ve merkezi otoritesini güçlendirmeye çalışırken, İstanbul'da Sultan III. Selim'in başlattığı reform hareketine ve Nizam-ı Cedid'e karşı yeniçeri ve ulemanın muhalefetini kırmaya çalışıyordu. Bu sıralarda Balkanlarda Ortodoks Osmanlı tebaası ise milliyetçilik düşüncesinin giderek güçlendiği ve ulus devletlerin kurulması ile sonuçlanacak olan yeni bir döneme girmiş bulunuyordu. Balkanlarda 'İmparatorluğun en uzun yüzyılı' bu ortamda başladı. Değişik etnik gruplara göre farklı tarihsel dinamiklere ve gelişmelere sahip olmakla birlikte, Balkanlarda ulus devletlerin kurulması süreci, Osmanlı Devleti'nin zayıflaması ve devletlerarası güç dengelerinin değişmesi, Balkan halkları arasında aydınlanma düşüncesinin ve milliyetçiliğin yayılması, isyanlar, Rusya, Avusturya, İngiltere ve Fransa'nın bölgedeki politikaları ve müdahaleleri gibi etkenler etrafında gelişmiştir. Balkan halklarının ulusal bağımsızlık çabalarını göz ardı etmemekle birlikte, ulusal bağımsızlık ve otonomide Osmanlı-Rus savaşlarının belirleyici bir rol oynadığı aşikârdır. Nitekim, Balkanlarda 1804-1878 yılları arasında meydana gelen isyanlar ve Osmanlı-Rus savaşları sonucunda Sırp, Yunan, Romen, Karadağlı ve Bulgarlar bağımsız ya da otonom devletlere kavuşmak suretiyle imparatorluktan ayrılmışlardır.

Ulusal uyanış dönemi;

     Balkan tarih yazıcılığında 18. yüzyılın ikinci yarısı ve 19. yüzyıl başları 'ulusal uyanış dönemi' olarak ele alınır. 1804 Şubat'ında Şumadiya ormanlarında Kara Yorgi adlı bir domuz tüccarının önderliğinde başlayan Sırp isyanları ise Balkan halklarının Osmanlı İmparatorluğu'na karşı başlattıkları ulusal bağımsızlık mücadelelerinin ilk örneği olarak kabul edilir. Sırp isyanlarının niteliği üzerinde akademik tartışmalar devam etmekle birlikte, isyanların gerek Osmanlı, gerekse Sırp ve daha geniş ölçekli olarak Balkan tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olduğu şüphe götürmez. Buna karşılık, Sırp isyanları Türk tarih yazıcılığının ihmal ettiği konuların başında gelmektedir. Selim Aslantaş'ın, Sırp isyanlarıyla ilgili monografik eseri Osmanlıda Sırp İsyanları: 19. Yüzyılın Şafağında Balkanlar bu alanda önemli bir boşluğu dolduracak niteliktedir. Yazarın kaynakları arasında Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden konu ile ilgili orijinal Osmanlıca vesikaların yanı sıra Türkçe, İngilizce, Almanca ve Rusça eserler dikkat çekicidir. Ancak vurgulanması gereken ve bu eseri farklı kılan en önemli unsur, yazarın Sırpça-Hırvatçaya olan derin vukufu ve isyanlarla ilgili hatırat, belge külliyatı ve geniş bir literatürden yararlanarak Sırp isyanlarının gelişimini analitik bir surette ortaya koymasıdır. Eser, önsöz, giriş ve beş bölüm ile sonuç ve kaynak değerlendirmesi kısımlarından oluşmaktadır. Yazarın üslubu, malzemeyi kullanmadaki mahareti ve canlı tasvirleri okuyucunun gözünde adeta panoramik bir sahne canlandırmaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde eser, akademik zenginliğinin yanı sıra popüler okuyucu kitlesine de hitap etmektedir.
     Sırp bağımsızlık sürecinde üç aşama gözlemlenmektedir. İlki Kara Yorgi'nin önderlik ettiği Birinci Sırp İsyanı (1804-1813) ile Miloş Obrenoviç'in liderliğindeki İkinci Sırp İsyanını (1815) içeren 'ayaklanma dönemi'dir. 1815-1833 yıllarını kapsayan ikinci aşamada Sırp mücadelesinin hem önderliği hem de mücadele tarzı değişmiş, 1815 İsyanı'nın lideri Miloş Obrenoviç 1817'de Kara Yorgi'yi öldürterek Sırp hareketinin hâkim aktörü haline gelmiş ve selefinde olmayan siyasi-diplomatik yeteneklerinin de yardımıyla 1830 Eylül'ünde Sırpların başknezi olmuştur. Üçüncü aşamada ise II. Mahmud'un fermanıyla (1833) içişlerinde bağımsız özerk bir knezlik (Sırbistan Emareti) kurulmuş ve bu knezlik 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sonunda imzalanan Berlin Antlaşması (1878) ile bağımsız bir ulus devlet statüsüne kavuşmuştur. Selim Aslantaş, Sırp bağımsızlığı sürecinin ilk aşamasını incelediği çalışmasında isyanların sebepleri, dinamikleri; Osmanlı İmparatorluğu'nun isyana bakışı, isyan karşısında zamanla değişen siyaseti, isyanı bastırmak için kullandığı müdahale araçları, bu araçların başarıları ya da başarısızlıkları; Avrupa devletlerinin isyan karşısındaki siyasetleri, devletlerarası gelişmelerin bu siyasetlere yaptığı etkileri incelemiştir.
Sırp isyanlarının izahında Sırp, Balkan ve Batı historiografisinde üç temel yaklaşım söz konusudur: Birinci görüş Sırp isyanlarını milliyetçilik ilkesinden beslenen ulusal bir bağımsızlık hareketi olarak değerlendirir.
     Bu görüş ilhamını kilise, manastırlar ve ruhban sınıfının din, dil ve geleneklerin koruyucusu olarak ulusal kimliği ve ortaçağ hatıralarını canlı tuttuğu, keza pastoral hayat tarzı, 'Türk esaretine' karşı mücadele eden haydutlar ve nesilden nesile aktarılan halk türkülerinin Sırp bilincini muhafaza ettiği düşüncesinden almaktadır. Bu yaklaşımı benimseyen tarihçiler, ulusal bir programın geliştirilmesinde aydın sınıfına (papaz, tüccar, öğrenci) ve batılı fikirlerin naklinde tüccarlara özel bir önem atfederler. İkinci ve Marksist görüş, isyancıların sosyal tabanına ve sınıfsal karakterine vurgu yaparak ayaklanmanın bir demokratik burjuva devrimi olduğu iddiasında olup, zaman zaman isyanın ulusal nosyonlarına da vurgu yapar. Bu yoruma göre ayaklanma kırsal kökenli kişilerin önderliğindeki bir orta sınıf hareketidir. Sırp tarih yazıcılığının pek itibar etmediği üçüncü görüşe göre ise Sırp isyanları Osmanlı tarihinde örneklerine daha önce de rastlanan, milli hedeflerden yoksun bir köylü ayaklanmasıdır.

Ruslar, asileri destekler;

     Selim Aslantaş, sıradan bir köylü ayaklanmasının nasıl ulusal bir ayaklanmaya evrimleştiğini kronolojik olarak göz önüne sermektedir. Yazara göre, toprak yönetiminin bozulması ve çiftliklerin yaygınlaşmasının yanı sıra 1787-1792 Osmanlı-Rus ve Avusturya Savaşı, Balkanlar'da merkezi otoritenin büyük ölçüde ortadan kalkmasına yol açmış ve bölge halkları baskıcı yerel nüfuz gruplarının ve ayanların fiili yönetimi altına girmiştir. Bu nedenle isyan Sırbistan'da bozulan sosyal ve ekonomik düzene bir tepki olarak başlamıştır. Selim Aslantaş, Vidin ayanı Pazvandoğlu Osman'ın desteğini alan Belgrad dayılarının (yeniçeri zabiti) keyfi idaresine ve suiistimallerine karşı ayaklanan Sırpların, başlangıçta bağımsızlık gibi bir amaç ve programları olmadığını ve isyanın ilk aşamasında sultana bağlılıklarını bildirerek yeniçerilere karşı mücadele ettiklerini, hatta bu nedenle İstanbul'dan destek gördüklerini belirterek Hacı Mustafa Paşa zamanındaki adil idarenin (1793-1799) yeniden kurulmasını hedeflediklerini ortaya koymuştur.
     Ayaklanmanın uzaması ve 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı ile birlikte Rusya'nın asileri desteklemeye başlaması üzerine Sırp meselesi yerel niteliğini kaybederek 1807'den sonra devletlerarası bir sorun haline gelmiş ve asiler, sosyo-ekonomik taleplerine otonomi isteğini de eklemişlerdir. Böylece ayaklanmanın niteliği ve karakteri değişerek Sırp isyanı ulusal bir boyut kazanmış ve Bükreş anlaşması (1812) ile devletlerarası bir anlaşmaya konu olmuştur. Asilerin Osmanlı tekliflerinden tatmin olmaması üzerine Hurşid Paşa komutasında sevk edilen Osmanlı ordusu, 1813'te isyanı bastırmış ve Sırbistan'ı itaat altına almıştır. Kara Yorgi ise Avusturya'ya kaçmıştır.
     Sırp otonomisi (1833) ve bağımsızlığında (1878) Ortodoksluk ve Slavlık hisleri ile hareket eden Rusya'nın Balkan politikası ve Osmanlı ordularının Rus savaşlarında aldığı yenilgilerin rolü yadsınamaz. Ancak, Sırp bağımsızlık sürecinin en önemli evresi şüphesiz ayaklanma dönemidir. Sırp isyanları yazarın deyişiyle modern Sırp toplumunun siyasi, askeri, ekonomik ve sosyokültürel yapıları üzerinde önemli etkiler yapmıştır. Bunun yanı sıra ülkedeki Müslüman nüfusun tasfiyesine sebep olmuştur. Ayrıca, Sırp toplumunun sivil temelleri henüz oluşmadığı için isyanlar haydutlar ve militer grupların yükselmesine yol açmıştır. Nitekim 19. yüzyıl boyunca Sırbistan'a hükmeden Karacorceviç ve Obrenoviç hanedanları tamamen isyanların ürünüdür. Birinci isyanın lideri Kara Yorgi, modern Sırp tarihinin en meşhur siması olarak yükselmiş, hakkında romanlar, tiyatro oyunları yazılmış, filmler çevrilmiş ve kahramanlıklarına türküler söylenmiştir. Sırplar arasında Kara Yorgi kültü hâlâ etkisini sürdürmektedir.

2)Rumeli-Ayşe Tulun

 Osmanlı Devleti'nde bir eyalet egemenliğine giren bütün Güneydoğu Avrupa topraklarına yerilen ad.

     1352'de V. İoannes'e karşı Kantakuzinos'u desteklemek üzere Orhan Gazi, oğlu Süleyman Paşa’yı Rumeli yakasına geçirdi. Süleyman Paşa, V. İoannes'i destekleyen Sırp ve Bulgar kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bu zafer, Osmanlıların Rumeli'de yerleşmelerinin başlangıcı oldu. Bundan sonra üç koldan Rumeli'nin fethine girişildi. Birinci kol kıyıdan Tekirdağ, Çorlu, İstanbul doğrultusunda, ikinci kol Malkara, Hayrabolu, Vize, Edirne doğrultusunda, üçüncü kol ise İpsala, Dimetoka, Serez, Karaferye doğrultusundaydı. Süleyman Paşa'nın ölümünden sonra sol kolu Evranos Gazi, orta kolu Lala Şahin, sağ kolu da Hacı İlbey yönetmişlerdi. Rumeli'nin fethi ilerledikçe üsler daha öne alınmış, bu suretle sol kol Tırhala ve Üsküp'e, orta kol Çirmen, Zağra ve Filibe'ye, sağ kol ise Yanbolu, Karinovası ve Pravadi'ye kaydırılmıştır. Üçüncü hamlede ise sağ kol Tırnova, Niğbolu, orta kol Sofya, Niş, sol kol da Germehisar ile Avlonya'ya ilerletilmişlerdir. Bu planın uygulanması 1361 'den sonra teşkil edilen Rumeli Beylerbeyiliği'nin yönetimine bırakıldı.

     Yıldırım Bayezid, II. Murad, Fatih ve II. Bayezid devirlerinde Anadolu'dan kitle halinde Rumeli'ye göçler yapıldı. Yerli halkın Müslüman oluşunda bu göçlerin etkisi büyüktür. 1352'den 1481 yılına kadar dönemi içine alan Rumeli'deki Osmanlı idaresi Varna zaferinin kazanılmasına kadar buhranlı bir safha atlatmıştır. Belgrad Kalesi'nin 1688'de düşmesi üzerine aynı tehlike yeniden kendini göstermiştir. Yeğen Osman Paşa yerine serdar-ı ekrem olan Arap Receb Paşa'nın Avusturya kuvvetleri önünde yenilgiye uğraması Rumeli'deki durumu alt üst etti. Niş ve Şehirköy'ü kaybeden Osmanlı kuvvetleri Sofya'ya çekilmek zorunda kaldı. Sofya'da bulunan III. Süleyman Edirne'ye dönmeye karar verdi. Avusturya generali Piccolomini Sırp çetelerinin desteği ile Üsküp'e kadar inmişti. Görünüş Osmanlı Devleti'nin Rumeli'deki egemenliğinin çökmek üzere olduğu idi.

     Bu sırada Ekim 1689'da sadarete getirilen Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa bu gidişi durduran devlet adamı oldu. İlk iş olarak halka ağır yük teşkil eden ve özellikle reayanın işlediği üzüm ve içki üzerine konan vergileri kaldırması ve Fazıl Mustafa Paşa'nın Niş'i kurtardıktan sonra 1690'da Belgrad'ı fethi, Rumeli'deki tehlikeli durumun bir süre için ortadan kalkmasını sağladı.

     1768-1774 Osmanlı Rus savaşı Rumeli'de özel asker besleyen, başına buyruk hanedanlar türemesine sebep oldu. Bunlardan Rumeli'de Silistre ve Deliorman bölgesi Yıllıkoğlu Süleyman'ın İbrail yöresi Ahmed Ağa'nın, Rusçuk, Tırnova çevresi Tirsiniklizadelerin, Vidin ve etrafı Pazvandoğlu Osman Paşa'nın, Gümülcine ve çevre kadılıkları Tokatçıklı Süleyman'ın, Serez ile çevresi İsmail Bey'in, Edirne, Kırkkilise, Çorlu, Lüleburgaz, Tekirdağ Dağlı eşkıyasının, İşkodra Gazi Mehmed Paşa oğullarının, Avlonya Toska İbrahim Paşa'nın, Yanya Tepedelenli Ali Paşa, Mora da oğlu Veli Paşa'nın hakimiyetine girdi. Bunlara Fransız ihtilalinin getirdiği fikirlerin etkisi de katılınca, önce Sırplar olmak üzere bütün Rumeli Hıristiyanları arasında Osmanlı idaresinden ayrılma cereyanları gittikçe kuvvetlendi. Bu ayrılık hareketini Rusya, Avusturya, Fransa ve İngiltere de kendi çıkarlarını göz önünde tutarak desteklediler.

     1808'de Sırplara muhtariyet verildi. Bundan sonra çıkan Bosna, Hersek, Arnavutluk ayaklanmaları, Sırp ve Karadağ savaşları ve 1877-1878 Osmanlı- Rus savaşı sonunda Sırbistan, Yunanistan, Karadağ devletleri ve Bulgaristan Prensliği ortaya çıktı. Berlin kongresi kararları üzerine Filibe ve Zağra sancaklarından oluşan Doğu Rumeli 1885'te Bulgaristan Prensliği'ne katıldı. Yine bu kongre kararlarına göre büyük devletler temsilcilerinden oluşan Rumeli ıslahat komisyonu kuruldu. 1896'da hükumet bir ıslahat kararnamesi çıkardı. 1902'de ise Rumeli vilayetleri bir müfettişlik halinde birleştirildi. Hüseyin Hilmi Paşa bu göreve getirildi. Bu arada çıkan Balkan savaşları ve Arnavutların ayaklanmaları Rumeli'nin durumunu değiştirdi. Böylece Rumeli, Edirne'nin doğusu dışında, Osmanlı egemenliğinden çıktı.

 

3)TEPEDELENLİ ALİ PAŞA(Tepedelen 1744- Yanya 1822)


     Tepedelen mütesellimi Veli.Paşa'nın oğlu. Babasını küçük yaşta yitirdiğinden, akrabası olan Derbentler başbuğu Kurt Ahmet Paşa'nın yanında yetişti. Daha sonra Delvine mutasarrıfı Kaplan Mustafa Paşa nın hizmetine girerek damadı oldu. Onun eşkiya tarafından öldürülmesi üzerine mirimiran rütbesiyle Delvine mutasarrıflığına atandı (1784). Bu görevine ek olarak Yanya mutasarrıflığına da getirildi (1785). Ancak, yine aynı yıl her iki görevden de alınarak bunun yerine Tirhala mutasarrıflığı ve Derbentler başbuğluğuna atandı. 1787 -1792 Türk-Rus ve 1788-1791 Türk-Avusturya savaşı'na katılarak büyük yararlık gösterdi; bölgesinde Dağlı ve Kırcalı eşkıyasını temizlemede Pazvantoğlu ayaklanmasını sindirmede önemli rol oynadı (1797). Napolyon'un Mısır seferi sırasında (1798) büyük bölümü Toska Arnavutları'ndan oluşan ve özel olarak yetiştirdiği ordusuyla Buthrinto'yu (Nevahi-i erbaa) ele geçiren, hazırlattığı güçlü donanmayla Fransızlar'ı Preveze önlerinde yenerek kenti geri alan Ali Paşa, bu başarıları üzerine vezirlikle ödüllendirildi. Daha sonra Yanya yöresinde Rusların özendirmesiyle ayaklanan dağlı Sulyotlar'ı denetim altına aldı (1800). Rumeli beylerbeyi olarak (1801) yeniden başlayan Pazvantoğlu ayaklanmasını bastırmakla görevlendirilen ordunun serdarlığına getirildi (1802). Ancak, ayaklanmayı bastırmak üzereyken, Rumeli ayanıyla anlaşmazlığa düşünce görevden uzaklaştırıldı (1803), Yanya ve Tırhala mutasarrıflığıyla yetinmek zorunda kaldı. 1806-1812 Türk-Rus savaşı sırasında Karayorgi'nin başlattığı sırp ayaklanmasını bastıran; ikinci kez Preveze'yi, sonra da Vonica'yı ele geçiren ve Fransızlar'ın elindeki Pargayı kuşatan; oğullarının komutasında rus cephesine asker gönderen Ali Paşa, bu hizmetlerine karşılık büyük oğlu Muhtar Paşa'nın Eğriboz ve Karlıeli mutasarrıflığına, ortanca oğlu Veli Paşa' nın kendi yerine Derbentler başbuğluğu ve Mora valiliğine, küçük oğlu Salih Paşa'nın da İnebahtı (Lepanto) mutasarrıflığına atanmalarını sağlayarak Güney Arnavutluk'la Yunanistan'ı Tepedelenli ailesinin yurtluğu durumuna getirdi (1813). Böylece Arnavutluk'un Toskalık bölgesinde egemenlik kuran Ali Paşa, kuzeyde Kegalık bölgesini yönetimi altında tutan İşkodra mutasarrıfı İbrahim Paşa'nın topraklarına göz dikti. Ona karşı ayaklanmalar düzenleterek Avlonya'ya çekilmek zorunda bıraktığı İbrahim Paşa'yı, koruyucu hısım maskesi altında yanına aldırıp ölene kadar Yanya'da oda hapsinde tutarken, kendi oğlu Muhtar Paşa'yı Babıali'nin iznine bile gerek görmeden yerine geçirdi; ardından oğlunun durumunu güçlendirmek için Kegalık topraklarına saldırarak ele geçirdiği Draç, Tiran, Ohrid ve Elbasanı onun yönetimine bıraktı (1816).

     Babıali, artık Rumeli'de `Yanya sultanı” diye anılan Tepedelenli'nin bölgede kurduğu başına buyruk yönetimden tedirgin olmasına karşın, onun gücünden oradaki ayaklanmaların bastırılmasında ve Mora'da bağımsızlık savaşımına hazırlanan yunan çetelerinin tepelenmesinde yararlandığı için bu keyfi davranışlarına göz yumarak yaşlılıktan ölmesini bekler bir tutum içinde kaldı. Böylece İstanbul'un ses çıkarmamasını fırsat bilen Ali Paşa'nın bölgede nüfuzu giderek arttı; İngiliz ve Fransızlar'dan gördüğü yardımlarla özel ordusunu güçlendirdi; Parga'yı İngilizler'den teslim alıp kendi topraklarına kattı (1819). Ancak, hışmına uğrayan Paşa İsmail Bey'in İstanbul'a kaçması ve orada padişahın en gözde nedimi Halet Efendi'nin korumasına sığındığı halde onu adamlarına öldürtmeye kalkışması yüzünden bozuştuğu Halet Efendi'ye her yıl haraç olarak gönderdiği bin kese altını vermekten vazgeçmesi, bardağı taşıran son damla oldu. Baş düşmanı kesilen Halef Efendi'nin girişimleri sonunda Mahmut Il tarafından oğlu Veli Paşa ile birlikte tüm görevlerinden alınan Ali Paşaya yalnız Yanya sancağı bırakıldı ve buraya çekilmesi buyruldu (1820). Ancak, Tepedelenli'nin bu buyruğa uymayacağı bilindiğinden, Yanya çevresindeki valilere hazırlıklı olmaları bildirildiğı gibi, üzerine serasker Hurşit Ahmet Paşa komutasında bir ordu ve Arnavutluk kıyılarına da Nasuhzade Ali Bey yönetiminde bir donanma gönderildi. Bu durum karşısında bir yandan Babıali'ye başvurarak af dileyen, bir yandan da Yanya'yı berkiterek savunmaya hazırlanan Ali Paşa, ayrıca Rusya'daki merkezlerinde yunan ayaklanmasının planları üzerinde çalışan Etniki eterya, Etairia ton philikon gıbi devrimci örgütlerle işbirliği yapmak ıçin bağlantı kurdu; Mora, Adalar, Sırbistan, Eflak ve Boğdan'da genel bir ayaklanma çıkarmak üzere eylemlere girişti. Bu arada, Yanya'da eteryacılarla yaptığı bir toplantıda Toskalık bölgesi ve Teselya beyliği kendi ailesınde kalmak, Karlıeli sancağıyla Mora'da yine kendi korumasında bir yunan yönetimi kurulması koşuluyla bir güçbirliği antlaşması imzaladı. Bunun İstanbul'da duyulması üzerine tüm rütbeleri geri alınarak Yanya mutasarrıttığından da azledilen Ali Paşa, kendisi gibi rütbeleri kaldırılıp görevden uzaklaştırılan oğulları ve torunlarıyla birlikte Tepedelen'de oturmaya zorunlu tutuldu. Ancak, bu buyruğa da kulak asmadığı için “Hain” sıfatıyla idamına ferman çıktı. Bunun üzerine eskiden tepelediği yunan ve sırp çetelerini, sindirdiği Sulyotlar'ı yeniden düzenleyip örgütleyerek çevresinde toplayan Tepedelenli, osmanlı yönetimine karşı resmen ayaklandı (20 ağustos 1820).

     Hemen harekete geçen hükümet kuvvetleri, önce Tepedelenli'nin egemenliği altındaki toprakları işgal etmekle işe başladı; oğulları Veli Paşa Preveze'de, Muhtar ve Salih paşalar Ergiri'de ve torunu Velipaşazade Mehmet Bey de Parga'da ayaklanmayı bastırmakla görevli birliklere teslim oldular. Öte yandan, vezir payesiyle Yanya mutasarrıflığına atanan oğlunun eski kethüdası Paşo İsmail Paşa da Yanya üzerine yürüyerek kenti kuşattı. Ancak, kuşatmadan önce kenti yakan, sonra da 200 topu, yıllarca yetecek erzakla cephanesi, zengin hazinesi ve arnavut, yunan, fransız, sulyot, sırp, italyan, isviçreli askerlerden oluşan 10 bin kişilik ordusuyla Yanya kalesine kapanan Tepedelenli, hükümet kuvvetlerindeki Türklerle Arnavutlar'ı adamları aracılığıyla birbirine düşürdüğünden ve kale de çok iyi berkitilmiş olduğundan, kuşatma başarılı bir sonuca ulaşmaksızın 16 ayı aşkın bir süre uzayıp gitti. Sonunda taze kuvvetlerle yardıma gelen serasker Hurşit Paşa, iletişim kurarak canına dokunulmayacağına ilişkin güvence verdiği Tepedelenli'nin teslim olmasını sağladı ve Istanbul'dan bu konuda bir ferman gelene kadar onun Yanya gölü üzerindeki Pandeleimon manastırı'na çekilip beklemesinde karar kılındı. Ancak, düşmanının mutlaka cezalandırılmasını isteyen Halet Efendi, seraskerin verdiği güvenceyi tanımayarak gereğinin yapılmasında diretince, sahte bir idam fermanı hazırlamak zorunda kalan Hurşit Paşa, bunu buyruğu yerine getirecek birkaç cellatla manastıra gönderdi. Uyduruk ferman yüzüne karşı okunduktan sonra silahına sarılarak kendisini savunmaya kalkışan Tepedelenli, sıkılan bir kurşunla öldürüldü ve kesik başı İstanbul'a gönderildi. Öte yandan, Kütahya ve Ankara'ya sürülmüş olan oğullarıyla torununun kesik başları da başkente gönderildikten sonra Silivrikapı dışındaki mezarlığa gömüldü. Böylece soyu kurutulan Tepedelenli'nin ölüsü ise, Yanya'da Fethiye camisinin avlusunda yatan eşi Ümmügülsüm'ün yanında toprağa verildi.

     Atılganlığı, cesareti, parlak zekası sayesinde sivrilen ve Babıali'nin güçsüzlüğünden de yararlanarak Rumeli'nin güneyinde bir devlet kurma çabasında bir bakıma başarılı olan, sonra da osmanlı yönetimine karşı ayaklanıp hükümet güçlerini yaklaşık 2 yıl uğraştıran Tepedelenli, bu son girişimi nedeniyle yunan bağımsızlık hareketinın babası sayıldığı kadar, Osmanlı Imparatorluğu'nun çöküşünde önemli rol oynayan kişilerden biri olarak da bilinir.